Breivik’ten Çıkan Dersler

Cani “Terörist” Breivik’ten Çıkan Dersler
 
Prof.Dr. Adnan Bülent BALOĞLU
Sosyal İşler ve Din Hizmetleri Müşaviri
 
 
Kuzey’in sakin ve huzurlu ülkesi Norveç, “Breivik olayı” ile birlikte belki de asırlar boyu unutamayacağı bir insanlık dramı yaşadı. Ancak inanıyoruz ki, uzun vadede Norveç devleti ve halkı, bu yarayı saracak ve tedavi edecek ve normal yaşamına dönecektir. Bu vesileyle Norveç halkının derin üzüntülerini paylaşıyor, bir daha böyle bir trajedi yaşamamaları için Allah’a dua ediyoruz. Bu feci olayda yakınlarını kaybeden Norveçlilere de başsağlığı mesajlarımızı buradan iletiyoruz. Bilhassa, söz konusu olayda kaybettiğimiz ve millet olarak derin üzüntü duyduğumuz gencecik Türk kızı Gizem’e de Allah’tan rahmet diliyor, ailesinin ve yakınlarının tarifsiz acılarını paylaşıyor ve kendilerine başsağlığı, sabır ve metanet diliyoruz. Gizem, biçim açımızdan, Türkiye ve Norveç’in ortak “demokrasi şehidi”dir.
 
 
 
*****
 
Bu olayla birlikte kere daha açıkça ortaya çıkmıştır ki, terörün hedefi bütün insanlıktır; kimden gelirse gelsin terör milliyetsizdir, cinsiyetsizdir, dinsizdir, ama aynı oranda acımasızdır, insafsızdır, şerefsizdir, kalleştir, alçaktır! Dolayısıyla, katil Anders Behring Breivik’in bir “Hıristiyan Norveçli” kimliğine sahip olması, terörün ne Norveç’e ve Norveç halkına ne de topyekûn Hıristiyanlığa mal edilmesi için geçerli bir sebeptir. Breivik yüzünden bütün Norveç halkının ve Hıristiyanlığın karalanması asla söz konusu olamaz.
 
*****
 
Bu olayla bağlantılı olarak bir arkadaşımın şahit olduğu bir olayı burada kısaca nakletmek istiyorum. Arkadaşım bir kahve içme mekânında otururken, hemen yanı başında üç Finli kadının kendi aralarında söz konusu olayla ilgili konuşmalarına istemeden de olsa kulak misafiri olur. İçlerinden bir tanesi şöyle der: “Bu korkunç olayın arkasından, yapan kişi veya kişilerin Müslüman olması için dua ettim. Ama sonradan Norveçli bir Hıristiyan olduğunu duyduğumda adeta şok geçirdim, çok ama çok üzüldüm ve kendi dinimden nefret ettim.” Terörün başka bağlantılarının veya uzantılarının dikkate alınmaksızın hemen ilk anda bir dinle ilişkilendirilmesi hastalığından kurtulmanın neredeyse imkânsız olduğu bu ifadelerden de açıkça anlaşılmaktadır. Kesin olan şu ki, bu sözlerin altında derin anlamlar ve imalar yatmaktadır. Bu korkunç olayın faili bir Müslüman olsaydı, hemen her yerde “Müslüman terörist”, “İslamcı terörist” yakıştırması yapılacak ve İslam dininin de bir “terör dini” olduğu yaygarası koparılacak, altından girilecek üstünden çıkılacaktı. Bu beklentiler boşa çıktı; bu korkunç olayın faili özbeöz bir Norveçliydi ve bu toprağın bağrından çıkmıştı. Durum böyle olmakla birlikte, şimdi bütün olan bitenlerin suçunu ve günahını, her zaman olduğu ve birilerinin yaptığı gibi, tamamıyla muayyen bir milletin veya muayyen bir dinin omuzlarına atıp, onları günah keçisi ilan etmek mi, yoksa olayı başka türlü okumak ve yorumlamak mı gerekir? Aynı şekilde, tarihsel ön yargıların, çoğu zaman olduğu gibi, aklıselimin önüne geçmesine çanak tutarak toplumları, kültürleri, dinleri birbirine karşı kışkırtmak mı gerekir? Sırf dininden ve milliyetinden dolayı, cani Breivik’i “Hıristiyan Terörist!” yaftasıyla anmak ve onun nezdinde bütün bir Hıristiyanlık kurumunu ve Norveç devletini karalamak mı gerekir? Yoksa, olayın arkasındaki sır perdesini kaldırıp, acı da olsa hatalarla ve gerçeklerle yüzleşmek ve bir daha bu tür olayların yaşanmaması için alınması gereken tedbirler için masaya oturup “ortak akla” müracaat mı gerekir? Bu sorunun cevabını, milliyeti, cinsiyeti, rengi, dini ne olursa olsun bütün vicdanlara arz ediyorum.
 
*****
 
Gözü dönmüş katil Norveçli Breivik’in onlarca genç insanın hayatına acımasızca kastetmesi, hiç şüphesiz, yirmi birinci asra damgasını vuracak ve tarihin sayfalarında kara bir leke olarak yerini alacaktır. Breivik, birilerinin kasıtlı olarak göstermeye çalıştığı gibi, meczup, akıl hastası, bunalımlı biri asla değildir. Tam aksine o, ne yaptığını bilen, gerçekleştirdiği “toplu katliam”ı aylar öncesinden en ince ayrıntısına tasarlayan gayet akıllı, zeki ve bilinçli bir “terörist”tir. Nitekim kendisini “akli dengesi yerinde” başında biri olarak tanıtan Breivik, gizli “Tapınak Şövalyeleri” örgütünün bir üyesi olmakla da övünmektedir. Breivik, kaleme aldığı 1500 sayfalık manifestosunda Müslümanlara ve özellikle de Türklere karşı büyük bir kin ve nefret kusmaktadır. Öyle ki, 1500 sayfanın 50 sayfası sadece Türklere hakaret ve iftira içeren cümleler ve bilhassa gerçekleri saptıran ifadelerle doludur ki, mesela, şu önyargılı örneği oldukça düşündürücüdür: ‘Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesini hararetle savunan Avrupalı parlamenterler, üstünde haç işareti bulunan süveterlerle Türkiye’nin kırsal kesimlerine gittiklerinde ya dayak yiyecekler ya da öldürüleceklerdir’. Breivik’in nefretini celbeden bir başka grup ise Avrupa’daki çok-kültürcü Marksistlerdir. Zira Avrupa’da Müslümanlara kucak açanlar onlardır ve dolayısıyla hem onların hem de Müslümanların Avrupa’dan topyekûn kovulmasıyla birlikte 2083 yılında Avrupa’da tam bir “beyaz” hâkimiyeti tesis edilecektir. Ona göre, çok-kültürlülük uzun vadede Avrupa’nın İslamlaşması ve sömürgeleşmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, Avrupa’nın bağrında çok-kültürlülüğü savunan Marksistler/elitler Avrupa tarihindeki en tehlikeli nesildir. Onlar sadece Avrupa toplumunun temel değerlerini yerle bir etmekle kalmamış, aynı zamanda milyonlarca Müslümanın Avrupa’ya akmasına ve Avrupa’nın Müslümanlar tarafından sömürülmesine izin vermişlerdir. Bir zamanlar Avrupa’da birkaç bin Müslüman varken şimdi bu rakam 25 milyona çıkmış, camiler ve kültür merkezleri mantar gibi çoğalmıştır. Breivik’e göre, bu da bir bütün olarak Batı’nın karşı karşıya kaldığı tehlikenin boyutlarını açıkça gözler önüne sermektedir.
 
*****
 
Breivik’in, elinde suikast silahı ve üzerinde “Marksist Avcısı” yazılı balık adam kıyafetiyle verdiği poz -ki bu onun 1500 sayfalık Manifestosu’na koyduğu kendi fotoğraflarından sadece bir tanesidir- Marksistlere duyduğu nefretin derecesini göstermesi bakımından oldukça ibret vericidir. Bir bakıma o, Utoya adasında yıllarca hayalini kurduğu bir özlemi gerçekleştirmiş ve kendince, adada “kamp kuran” bir grup Marksisti temizlemiştir. Aslında o, Norveç’in müstakbel iç ve dış siyasetinde önemli roller üstlenecek onlarca gencecik masumu tek başına katletmiş ve Manifestosu’nun kapanış cümleleri olan “Bir şeyin yapılmasını istiyorsan, onu kendin yapmalısın” ifadesinin gereğini yerine getirmiştir. Breivik yaptıklarından pişmanlık duymadığı gibi, gayet serinkanlı bir pişkinlikle insanların gözlerinin içine baka baka cezayı hak edecek bir şey yapmadığını da söyleyebilmiştir. Breivik gibi okuyan, eli kalem tutan zeki bir beynin nasıl robotvari bir ölüm makinesine dönüştüğü oldukça düşündürücü ve ibret vericidir. Avrupa’da son yıllarda ciddi bir artışa geçen İslamofobi (İslam korkusu) ve zenofobi (yabancı korkusu) çığırtkanlığının yazılı ve sözlü propagandalarının, Breivik gibi sakin ve aklı başında görünümlü kişiliklerin gerisinde yatan psikopat, hasta ruhlarını uyandırmakta ve böylece bütün nefret ve kinlerini ayırt etmeksizin bütün topluma kusmalarına sebep olmaktadır.
 
*****
 
Breivik olayı bize Avrupa’da gittikçe tırmanan ırkçılığın ve İslam karşıtlığının hangi boyutlara vardığını göstermesi bakımından da önemlidir. Irkçılık, bireysel bir hezeyanın göstergesi olmaktan ziyade, sosyal, siyasi ve ekonomik boyutlara sahip toplumsal ilişkiler ağının ürünüdür. Bu sebeple, özellikle Avrupa’da ırkçılığın ve buna paralel olarak İslam karşıtlığının gittikçe büyüyen bir “siyasi endüstri” olduğunu ve dolayısıyla varlık sebebi yalnızca buna dayanan ve geçimini yalnızca bu yolla temin eden epey sayıda siyasi oluşumun mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Siyasi söylemlerini de “kuru milliyetçilik” temelinde kurgulayan ve toplumsal sorunların çözümüne dair tek bir somut projesi dahi bulunmayan söz konusu oluşumların Avrupa’nın geleceğine katkı yapmaktan ziyade onu tekrar Orta çağın “karanlık” anlarına sürüklemekten başka bir işe yaramayacaklarını söylemek bir kehanet olmasa gerektir. Breivik gibilerinin işlediği ağır insanlık cürümleri, bizatihi Avrupa’nın inandığı ve savunduğu temel insani değerlerin ortadan kaldırılmasına yöneliktir. İşte tam bu noktada iş başındaki hükümetlerin ve de halka hizmet amacıyla yola çıkan bütün sorumlu siyasetçilerin ve partilerin bu türden ırkçılıklara ve din düşmanlıklarına karşı toplu ve kararlı bir duruş sergilemeleri kaçınılmazdır. Aksi takdirde, en ufak bir gevşeme veya göz yumma Breivik gibi ırkçı fanatiklerin her yerde türemesine ve yeni insanlık suçları işlemelerine zemin hazırlayacaktır. Neticede, tıpkı Utoya adası katliamında olduğu gibi, “Yaşın yanında kuru da yanar” misali Avrupa’nın yerli nüfusunun da doğabilecek hasarlardan nasibini alması kaçınılmaz olacaktır.
 
*****
 
Breivik’in yaptıklarının aslında Avrupa’da uzunca bir süredir yabancı göçmenlere ve özellikle de Müslümanlara karşı yürütülen planlı sindirme ve nihayetinde Avrupa’dan kovma faaliyetlerinin bir halkası olduğunu görmemiz gerekmektedir. Danimarka’da Sevgili Peygamberimize hakaret eden karikatürlerin yayınlanması, İsviçre’de minare referandumun yapılması, Fransa’da Müslümanlara yönelik kıyafet yasaklarının konması, İsveç’te sahte/sözde soykırım oylaması vb. türünden icraatların özellikle ırkçıların ekmeğine yağ sürdüğü unutulmamalıdır. Sadece birkaç örneğini zikrettiğimiz icraatların temelinde bilhassa Müslümanların Avrupa’nın göbeğinde “görünür” olmasından duyulan rahatsızlık yatmaktadır. Müslümanların asırlarca Hıristiyan dini, kültürü ve sanatıyla özdeşleşmiş Avrupa başkentlerinde ve şehirlerinde kendi ibadet mekânlarını inşa etmeleri, kendi yöresel, dinsel, geleneksel kıyafetleriyle arz-ı endam etmeleri, sosyal-hukuki-siyasi haklar talep etmeleri rahatsızlığın temelindeki başlıca sebeplerdir. Ancak şu bir gerçek ki, İslam kültürü artık Avrupa’nın ayrılmaz bir parçasıdır; dolayısıyla, Avrupa devletleri kendi iç ve dış politika dinamiklerinde stratejilerini çok-dinli/kültürlü/uluslu bir çerçevede oluşturmalı ve kendi toplumlarının barış ve huzurunun ilelebet bekasının bu şekil bir stratejinin tesisine dayalı olduğunu anlamalıdırlar. Söz konusu devletler, çok-kültürlü refah toplumu olmanın ardındaki mantığın, toplumsal barış ve huzuru bozacak kuru milliyetçilikleri değil, evrensel kardeşlik ve değerleri ön plana çıkarmak olduğunu unutmamalıdırlar.
 
*****
 
Batı’da İslam’ı egzotik, yabancı, tuhaf görme temayülleri her zaman olagelmiştir. Hatta biraz daha iddialı bir biçimde söyleyecek olursak ki, asla abartmış olmayız, Batı’nın diğer dinler içinde en tuhaf ve yabancı bulduğu din İslam’dır. Bunun en önemli sebebi, evrensel ölçekte Hıristiyanlık karşısında rakip olabilecek yegâne dinin İslam olmasıdır. İslam’a karşı sergilenen bu duruş, özellikle yirminci asrın sonlarından itibaren, “İslamofobi” (İslam korkusu) şeklinde kavramsallaştırılmış, ruhlara ve beyinlere yersiz bir korku enjekte edilmeye başlanmıştır. Buna paralel olarak, Avrupa’nın yerli Hıristiyan nüfusunun her geçen gün eridiği, göçmen Müslüman nüfusun ise hızla arttığı ve dolayısıyla yakın gelecekte “Avrupa’nın İslamlaşacağı”, daha özel bir kavramla “Araplaşacağı” şeklindeki menfi propagandaların dozajı da her geçen gün artmaktadır. Şüphesiz bu tutumlar, bir arada beraberce ve barış içinde yaşayan farklı din müntesipleri arasında bir gerginlik ve güvensizlik ortamının oluşmasına sebep olduğu gibi, iş başındaki hükümetlerin en başta seküler, liberal, özgürlükçü söylemlerine ve akabinde de etnik ve dinsel azınlıklarla ilgili entegrasyon politikalarına ciddi zararlar vermektedir.
 
*****
 
Kasıtlı ve anlamsız bir İslam korkusunun veya karşıtlığının propaganda edilmeye çalışılması evrensel barış ve huzurun zedelenmesinden başka bir işe yaramayacaktır. İslam medeniyetinin özünü oluşturan İslamiyet, bir sevgi ve barış dinidir. Onun adını kullanarak dünyanın her hangi bir yerinde terör estirenler ve mahlûkatın en şereflisinin, yani insanın hayatına kıyanlar Allah’ın öfke ve gazabını üzerlerine çekmekten başka bir şey yapmamaktadırlar.  Gerçekte, İslam dininin etrafında örülen medeniyet asırlarca insanlığın önünü aydınlatan bir meşale olmuştur. Bu sözümüzü teyiden Graham Fuller, A World Without Islam isimli eserinde, İslam medeniyetinin ihtişamına, evrensel kültür ve medeniyete yaptığı büyük ve olumlu katkılara dikkat çekerek şöyle der: “ İslam medeniyetinin olmadığı bir dünya çok fakir ve zavallı bir dünya olurdu.” Fuller’in bu tespiti, bu alanda tarafsız araştırma yapan pek çok araştırmacının ve yazarın da ortak görüşüdür. Bu çerçevede Jonathan Lyons’un “The House of Wisdom: How the Arabs Transformed Western Civilisation” isimli eserini dikkatle ve ibretle okunmaya değer bir eser olarak tavsiye ediyoruz. Gerçekte, İslam dinini ve kültürünü kendi benliklerinin ve kimliklerinin ayrılmaz bir parçası kılan Türkler, Araplar, İranlılar vb. şimdilerde “medeni” olmakla övünen, bir zamanların -kendi tabirleriyle- “kaba” ve “vahşi” Batı toplumlarının dönüşümünde anahtar rolü oynamışlardır.                       
 
*****
 
Çok-kültürlülükten doğan farklılıkların “entegrasyon” adına eritilmeye çalışılması, etnik azınlıkların topluma ve devlete karşı sorumluluk duygularını körelteceği gibi, dominant kültür tarafından yutulma endişesiyle savunma mekanizmaları geliştirmelerine de sebep olmaktadır. Tam olarak bu, azınlıkların alıcılarını dış dünyanın sinyallerine kapatmaları, “sığınma limanı” olarak gördükleri kendi küçük gettolarına kapanmaları demektir. Gerçekte de Avrupa’nın zengin başkentlerinin banliyöleri etnik azınlıkların kümelendiği gettolardır. Bu bölgeler adeta refah denizindeki yoksulluk ve yoksunluk adacıkları gibidir. Miadını doldurmuş, alt yapısı SOS veren binaları, pislikten geçilmeyen, bakıma ve yeni bir düzenlemeye muhtaç çevresi ile birlikte bu muhitler refah devletinin sanki bir arazisi ve parçası değilmiş gibi “iğreti” ve “yabancı” durmaktadırlar. Aynı tablonun içine, söz konusu binalarının 40 ila 70 m²’lik dairelerinde belli bir işsizlik ve çocuk yardımıyla geçinen, ucuz makarna, pirinç ve ekmekten başka bir şey yemeyen kalabalık aileleri, “sentrum”larında aylak aylak vakit geçiren işsiz ve çoğu kalitesiz eğitimli, hatta bir kısmı uyuşturucu ve alkol bağımlısı gençleri de yerleştirildiğinde durumun vahameti daha iyi anlaşılacaktır. Bu gettoların mevcut görüntüleriyle muhtemel tahrik ve kışkırtmalara nasıl tepki vereceklerini kestirmek zordur. Bu çerçevede, Londra’daki son olayların, yalnızca, bir siyahî gencin polis kurşunuyla öldürülmesi yüzünden patlak veren hadiseler zinciri olarak görülmesi resmi bütün kareleriyle görmemizi engelleyecektir. Üstelik Londra’daki protestoların ufak bir kıvılcımla bir anda yakma, yıkma ve yağmalama eylemlerine dönüşmesi ve ardından da “kurt puslu havayı sever” misali, ırkçı İngiliz gençlerinin de “zenci avı”na çıkmaları olayların bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Bu olayların arkasında da yukarıda ancak bir kısmını zikredebildiğimiz “aynı” veya “benzer” olumsuz şartların da önemli rol oy oynadığı kabul edilmelidir. Bu vesileyle, sürekli olarak “liberalleşmemek”, “sosyalleşmemek” suçlamalarına maruz kalan etnik azınlıkların içinde yaşadıkları ortamların sosyalleşmeye ne kadar müsait olduğu, eğitim ve iş/çalışma başta olmak üzere sosyal imkânlarından ne kadar istifade ettikleri ve dahası kişi başına düşen yüksek gelirden ne kadar pay aldıkları ciddi biçimde sorgulanmak durumundadır.
 
*****
 
1960’ların ortalarında başlayan ve halen devam eden göç dalgalarının İskandinav toplumlarında gözle görülür biçimde sosyal bölünmelere, kültürel çatışmalara ve hatta bölgesel ayrılıklara yol açması kaçınılmazdı. Bununla bağlantılı olarak, göçmenlerin yerleştiği veya yerleştirildiği muhitlerden yerli nüfus bir şekilde uzaklaşmış ve başka yerleşim bölgelerine taşınmıştır. Zaman içinde göçmen muhitlerinin de kendi içinde bir dönüşüm geçirdiğine ve el değiştirdiğine şahit olunmaktadır. Bir zamanlar “Türk köyü” olarak bilinen Rinkeby ve Tensta’nın şimdilerde adeta birer Somali şehrine dönüştükleri ve mizahi bir biçimde de olsa, “Mogadişu” şeklinde anıldıkları gözlenmektedir.  Mali bakımdan güçlenen Türkler de buraları Somalilelere terk ederek daha zengin ve etnik nüfusun az veya hiç bulunmadığı semtlere göçmektedirler. Bunun anlamı şudur: Sosyo-ekonomik açıdan daha güçlü toplumlar, sosyal, ekonomik ve kültürel bakımdan kendilerinden aşağı kabul ettikleri toplumlarla bir arada yaşamayı istememektedirler. Göçmenlerin kendi ülkelerinde yaşadıkları sosyal, siyasi, ekonomik sorunlara büyük bir sempatiyle yaklaşmakla birlikte, bu sorunların ve bu sorunlarla yüklü göçmenlerin kendi topraklarına taşınmasından duyulan rahatsızlık bilhassa İsveçli nüfus arasında günbegün artmaktadır. Dolayısıyla neredeyse “Seni uzaktan sevmek sevgilerin en güzeli” anlayışı hâkimdir. Bu çerçeveden bakıldığında, göçmenleri ülkeye kabul etmek, onlara yalnızca bir “emin sığınak” sunmak anlamına gelmemelidir. Onların eğitim başta olmak üzere, sağlık, çalışma, güvenlik vb. sorunlarını da halletmek ve toplumla entegrelerini hızlandıracak süreçlerin oluşmasını kısa sürede temin etmektir. Göçmenlerin belli noktalara kümelenmesine seyirci kalmak, hatta yardımcı olmak entegrasyonun bizatihi özüne terstir. İşte tam burada The New York Times yazarı, Christopher Caldwell’in çok-etnikli/kültürlü/ırklı İsveç için yaptığı tespiti hatırlatmakta yarar görüyoruz: “İsveç’in göçmenleri Avrupa’nın en fakir göçmenleri olmaktan çok uzak olsalar da, en çok dışlananlar arasındadırlar.” Bu tespitin yüzde yüz doğruluğu tartışılır olmakla birlikte, görüntü buna yakındır. Uzun vadede bunun İsveç’e ne gibi maliyetlere yol açacağını kestirmek zordur. Ancak göçmen politikalarında köklü bir reforma duyulan ihtiyaç acildir.
 
*****
 
Son olarak, Breivik olayı vesilesiyle zihnimde uzun süredir tasarladığım bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istediğimi ve bu amaçla yazımı bir parça uzun tuttuğumu ifade etmek istiyorum. Yazıma son verirken, bir başka hususa daha temas etmek istiyorum. Somali’de yaşanan ve “yüzyılın en büyük felaketi” olarak kabul edilen kuraklık belasının yol açtığı zarar ve yaraları bir nebze olsun sarmada devletimizin ve milletimizin gösterdiği fedakârlık ve yardımseverlik her türlü takdirin ötesindedir. Nerede bir Müslümanın burnu kanarsa, onun yardımına ilk önce koşan olma özelliğimizi bir kez daha sergilemiş olduk. Bu vesileyle açılan kampanyalara gösterdikleri hassasiyet dolayısıyla sevgili vatandaşlarımıza buradan teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Cenab-ı Allah Ramazan ayı vesilesiyle yardımlarınızı, tuttuğunuz oruçlarınızı, yaptığınız ibadetlerinizi kabul buyursun. Ayrıca, Ramazan bayramınızı da tebrik ediyor, daha nice bayramlara ailenizle ve sevdiklerinizle birlikte sağlık, afiyet ve huzur içinde erişmenizi niyaz ediyorum. Her şey gönlünüzce olsun; Allah’a emanet olun.
Henüz yorum yazılmadı

Yorum Yaz

Sizde yorum yazın...
Adınız
E-posta
Yorum
 
Aktif Ziyaretçi : 3
Dün Tekil : 67
Bugün Tekil : 34
Toplam Tekil : 138223